EDİTÖRDEN

ORHAN VELİ KANIK

Written by Elif_17

“Delikli Şiir”

Orhan Veli  “Yaprak” dergisini bir sayı daha çıkarabilmek için paltosunu sattığı rivayet edilir . Paltonun içinde ince, uzun, iri kemikli bir adam, şiire, hayata, İstanbul’a, insanlara tutkun, paltosunu satar, kemik ve şiir kalır geride elbette. Bu şiirden “garip” adam kışı tek kat bir ceketle geçirmek zorunda kalır. Ne için? Yaprak Dergisi’nin karlı bir “ticaret” işi olmadığı açık. Öyleyse şiir için olmalı. Edebiyat için olmalı. Böyle bir tutkunun, eline geçen her şeye dizeler yazdıran, dünyaya, hayata başka başka gözlerle bakmayı, yormayı, yorulmayı iş bilmiş bir tutkunun, zekanın ve yaratıcılığın adı elbette Orhan Veli’den başkası olamaz.

Orhan Veli Kanık

Kısacık yaşayan kocamanlarımızdan biridir Orhan Veli. Neden hep en güzellerimiz, en yeteneklilerimiz en kısa yaşayanlarımız? Bu zor soru, zor cevap. Geçelim bir yol. Ankara’da sokakta dolaşırken, belki de imge kovalarken ya da kendini kovalayan imgeleri ayıklarken belediyenin açtığı bir çukura düşüp başını çarpıyor. Başında bir yarayla İstanbul’a dönüyor. Bu olaydan birkaç gün sonra sofrada, ekmeğin üzerinde fenalaşıyor, beyin kanaması geçiriyor, doktorlar alkol kontrolü yapıp midesi için serum veriyor ve ölmesine davetiye çıkarıyor. Neden? Kapkara cahillikten. Adın bir kere rakı şişesinde balığa çıkmayagörsün! En verimli çağında diyeceğim ama yaşadığı yılları da oldukça verimli ve üretken yaşamış Orhan Veli, ama gepegenç, ama kaleme, kâğıda, şiire, dizeye, mısraya ve yazmaya daha doymamışken, daha ince ince yaşayacakken, mum ışığı gibi daha çok titreyecekken…

Garip ya da Birinci Yeni’yi, Orhan Veli Kanık ilk gençlik yıllarının arkadaşları, Oktay Rıfat ve Melih Cevdet Anday’la birlikte geliştirmişler. Şiir en iyi arkadaşlıktır böylelikle. İspatlamışlar. Şiirimizde o güne kadar yer etmiş kalıp ve anlayışlardan kurtulmak gerektiğini savunmuş ve biçimciliğe, duygusallığa karşı çıkıp, söyleyiş güzelliğini esas almışlar… 1941’de şiirin bu “gariban üçlü çetesi”  Orhan Veli, M. Cevdet Anday ve Oktay Rıfat, şiirde var olan aşırı duygusallığa, şairaneliğe, basmakalıp söyleyişe başkaldıran şiirlerini Garip adıyla bir kitapta topladı. Kitaba koyulan Garip adı zamanla hem üç şairi yansıtan bir kimlik kazandı hem de bir şiir akımı olarak anıldı. Ne güzel, bu gariban toprakların Garip diye bir şiir akımı var. Daha ne olsun?

Şiirde her türlü kurala ve önceden belirlenmiş kalıplara karşı çıkıp kuralsızlığı kural edindiler. Şiirin ölçü, uyak ve dörtlükle ilgisiz olduğunu, özgür yazılması gerektiğini savundular ve şiirin konularını genişlettiler. O güne kadar “seçkin” bir tür sayılan şiirin her konuda yazılabileceğini savundular. Konuşma dilini şiire dahil ettiler; “nasır” gibi bayağı bir sözcüğün de şiirde kullanılabileceğini gösterdiler. Halk deyişlerini şiire aktardılar. Bütün bu aykırı özellikleriyle şiir gibi görünmeyen ama iliklerine kadar şiir olan bir şiir yarattılar. Çok yerildi, çok ezildi, alaya alındı, garipsendiler ki henüz yeni yeniden anlaşılabiliyorlar. Rivayet olur ki bir dönem Nazım’la Orhan Veli’nin karşılıklı eleştirileri hatta birbirini yeren yaklaşımları olmuş. Ancak bir dönem gelmiş ki, Nazım hapishanede açlık grevine başladığında, Galata Köprüsü’nde oğluna destek vermek için bağdaş kurup açlık grevine başlayan annesinin yanında açlık grevi yapan ve hemen çarçabuk vatan hain ilan edilen Orhan Veli’dir. Orhan Veli’nin şiirini bir dönem “şekilperest”likle eleştiren Nazım şairini ölümünden beş yıl önce, sürgünde Budapeşte Radyosu’nun edebiyat programında “bavulunuzda neler var” sorusunu, “Şimdi size söyleyeyim, mesela benim bavulumda neler var. Bir defa tabii Orhan Veli var. Öyle sanıyorum ki Orhan Veli Kanık bizim en güzel şairlerimizden biri. Çok genç öldü, yazık oldu. Ama ölümsüz…” diye yanıtlar ve Orhan Veli’den şiirler okumaya başlar, “Doyum olmuyor ki” diyerek.

Orhan Veli Kanık iri evet, bağırmaz, hem de hiç bağırmaz, sesi kısıktır, ama debisi yüksektir. Konuşur. Fısıldar. Açlığı, özgürlüğü, aşkı, esareti, hasreti, işsizliği her neyi fısıldarsa fısıldasın bu fısıltı bir daha çıkmaz ustan. Esasen ezilenlerin hadi öyle söyleyelim garip garibanların şiiri bu.

‘Delikli şiir’ de

“Cep delik cepken delik
Yen delik kaftan delik
Don delik mintan delik
Kevgir misin be kardeşlik” diye seslendiği kardeşlik amele sınıfı değil midir? Elbette amele sınıfıdır. Ve bu sınıf ancak bu kadar çarpıcı imgeye dönüşür. Okuyunca dönüp Orhan Veli’ye “Kevgiriz kardeşlik” diyesiniz gelmiyor mu?  ‘Cımbızlı Şiir’in küçük burjuvası halen yaşıyor, capcanlı;
“Ne atom bombası
Ne Londra Konferansı
Bir elinde cımbız,
Bir elinde ayna;
Umurunda mı dünya!”

Nazım’ın dediği gibi doyum olmuyor! Doyum olmamaktan da öte, biz öfkeli, ateşi başından taşkın, gözlerinde kıvılcım şiir yazmaya çalışanlar için ‘sükûnet’le aklın, estetikle, derinliğin, tepki ile zekanın nasıl birleşip şiire dönüşmesi gerektiğini de gösteriyor. Biz alt alta öfkelerimizi, hasretlerimizi yazıp, ağdalı kurmacalar yapıp şiir yazdığımızı düşüneduralım:
“Biri bir koca görür rüyasında: Yüz lira maaşlı kibar bir adam.
Evlenir, şehre taşınırlar.
Mektuplar gelir adreslerine:
Şen Yuva Apartımanı, bodrum katı.
Kutu gibi bir dairede otururlar.
Ne çamaşıra gidilir artık, ne cam silmeye;
Bulaşıksa kendi bulaşıkları.
Çocukları olur, nur topu gibi;
Elden düşme bir araba satın alınır.
Kızılay Bahçesi’ne gidilir sabahları;
Kumda oynasın diye küçük Yılmaz,
Kibar çocukları gibi.”  diyerek özetlesin asıl anlatmak istediğimizi.

Öyküler, çevriler, şiirler ve Orhan Veli Kanık Sosyalist şairlerin tekrar tekrar okuması gerekli, çünkü ondan öğrenecek çok şey var.

Editörün Dünyası.

About the author

Elif_17

Leave a Comment